Hızlı Yaşarken Hiçbir Şeyi Yaşayamamak: Durmanın Cesareti
Sabah alarmın o keskin sesiyle uyanıp güne “yetişme” telaşıyla başlamayan var mı aramızda? Kahvemizi yudumlarken bir yandan maillere göz atıyor, diğer yandan günün yapılacaklar listesini zihnimizde sıralıyoruz. Sanki hayatımız, durduramayacağımız bir trenin camından dışarıyı izlemekten ibaret hale geldi. Hızlı yiyoruz, hızlı düşünüyoruz, hatta dijital çağın bize sunduğu hız tutkusu yüzünden hızlı seviyor, hızlı tüketiyoruz. Peki ya ruhumuz? Ruhumuz bu hızın neresinde kalıyor?
Eski zamanlarda insanlar bir mektubun gelmesini haftalarca bekler, o bekleyişin içinde bile derin bir anlam bulurlardı. Bugün ise bir saniyeliğine açılmayan web sayfası bile bizi öfkelendirmeye yetiyor. Her şeyin bu kadar anlık ve ulaşılabilir olması, paradoksal bir şekilde bizi daha yoksul kıldı. Tükettiğimiz onca bilgi, fotoğraf ve video arasında gerçeği hissetme yeteneğimizi yitiriyoruz. Anı yaşamak dediğimiz o büyüleyici kavram, sosyal medyada paylaşılacak bir “kare”ye indirgendi. Oysa gerçek an, kameranın arkasında değil, tam da kalbin o saniyedeki atışındadır.
Durmak, modern dünyada adeta bir zayıflık, hatta tembellik olarak görülüyor. Oysa asıl cesaret, bu akıntıya kapılmadan kürek çekmeyi bırakabilmekte yatar. Bir öğleden sonra hiçbir şey yapmadan pencereden dışarıyı izlemek, kahvenin buharındaki huzuru fark etmek ya da sadece sessizliğin sesini duymak… Bunlar lüks değil, insan kalabilmek için birer zorunluluktur.
Belki de hayatın sırrı, daha hızlı koşmakta değil; doğru yerde durup etrafımızdaki güzellikleri fark edebilmektedir. Ne dersiniz, belki de bugünü biraz yavaşlatarak başlatmanın tam vaktidir?
